Bugün siyasi aklına ve düşüncesine çok önem verdiğim, yıllarını, ömrünü mücadeleye adamış ve bugün hala sokaklardan vazgeçmeyen bir yoldaş abim Gültekin Yucesan bana whatsapp üzerinden Bianet’te 16.03.2026 ta yayınlanan Seydixan Bozkır’a ait “Hakikatin ve çokluğun felsefesi olarak Spinoza ile Öcalan yakınlığı” adlı yazıyı gönderdi.
Spinoza ile Abdullah Öcalan arasında “içkinlik, özgürlük ve halkın gücü” üzerinden bir düşünsel bir yakınlık kuruyor yazı.
Gerçekten de her ikisinde de insanın doğadan kopuk olmadığı, özgürlüğün bilgi ve kavrayışla ilişkili olduğu ve toplumsal gücün tabandan yükseldiği fikri ortak bir zemin sunuyor bize
Ancak bu benzerlikler sınırlıdır. Spinoza, esas olarak doğa, insan ve akıl üzerine felsefi bir sistem kuran ve devleti özgürlüğün koşulu olarak gören bir düşünürken; Öcalan bu tür kavramları siyasal bir modele dönüştürerek devletin aşılması ve demokratik toplumun inşası fikrini savunur. Tam da burada ayrışıyorlar bence.
Bu nedenle metinde kurulan paralellik bütünüyle temelsiz değildir, fakat Spinoza’yı doğrudan bu siyasal projenin teorik kaynağı gibi sunmak da belirli ölçüde yorum ve daha fazla genişletme içermesi gerekir diye düşünüyorum.
Spinoza ile Öcalan arasında kurulan felsefi yakınlık, ilk bakışta güçlü bir zemin sunuyor. İnsan ile doğanın birliği, özgürlüğün bilgiyle ilişkisi ve hiyerarşik iktidarların reddi…
Bunlar kuşkusuz önemli başlıklar. Ancak meseleye sınıfsal bir yerden bakıldığında bu çerçevenin ciddi eksiklikler barındırdığı görülür.
Sorunun özü şudur: Toplum dediğimiz şey gerçekten tek ve uyumlu bir bütün müdür?
Hayır.
Toplum, çıkarları birbirine zıt sınıflardan oluşur. İşçi ile sermaye aynı bütünün uyumlu parçaları değil, karşıt kutuplarıdır. Bu nedenle “çokluk”, “toplum” ya da “halk” gibi kavramlar, sınıf çelişkisini görünmez kıldığı ölçüde ideolojik bir sis üretir.
Spinoza’nın ontolojisi doğayı ve varlığı anlamak için güçlü bir araç olabilir. Ancak bu ontolojiyi doğrudan siyasal alana taşıyarak toplumsal gerçekliği açıklamaya çalışmak, maddi ilişkileri geri plana iter. Çünkü toplumu belirleyen şey yalnızca düşünceler ya da bütünlük fikri değil; üretim ilişkileri ve sömürü düzenidir.
Devlet de bu bağlamda ele alınmalıdır. Devlet, dışarıdan topluma dayatılmış bir yabancı güç değil, sınıf egemenliğinin örgütlü biçimidir. Onu yalnızca “hiyerarşik bir yapı” olarak tanımlamak, sermaye ile olan bağını görünmez kılar.
Dolayısıyla mesele “devlet mi toplum mu” ikiliğine indirgenemez.
Asıl soru şudur: Hangi sınıf, hangi toplumsal düzeni kuruyor?
Bugün ihtiyaç duyulan şey, ontolojik bütünlük vurgusunu değil; sınıfsal çelişkileri görünür kılan, emeğin sömürüsünü merkeze alan bir perspektiftir. Aksi halde “hakikat” söylemi, gerçekliği değiştirmek yerine onu örtmenin bir aracına dönüşür.
Dünya bir bütündür belki… ama o bütünün içinde eşitlik yoktur. Ve o eşitsizlik çözülmeden, hiçbir “hakikat” insanı özgürleştirmez.
Bu yüzden zorlama yazılarla insanlığa ve sınıfa, halklara yeni yollar, yeni istikametler çizmeyelim. Kurtuluş, eğer sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmıyorsa, onları görünmez kılıyorsa kurtulış değildir.
Bugün hala insanlığı kurtaracak olan sosyalizmdir.

YORUMLAR