YENİ PARTİ TABANINDA ASIL SORUN “EVET” YA DA “HAYIR” DEĞİL, SİYASİ TUTARLILIK!
ŞENOL KATKAT
Son birkaç güne damgasını vuran Çerçeve Yasa Teklifi ve TBMM’deki oylama süreci, siyaset kurumunun ve özellikle parti tabanlarının durumunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Ve bu süreç boyunca beni en çok rahatsız eden şey de bazı Yeni Partililerin, tabanın tepkisini yatıştırmak adına ileri sürdüğü şu gerekçeler oldu:
“Bizim Genel Başkanımız ve 34 milletvekilimiz ‘Evet’ demeseydi de bu yasa zaten geçecekti…”
“Evet oyu veren 35 milletvekiline karşılık Hayır oyu veren 54 milletvekilimiz var; bu durumda Yeni Parti yasaya ‘Hayır’ demiş olmuyor mu?”
Bu savunmaların ardından bir de “Hayır” oyu veren milletvekillerine methiyeler düzülmesi ve teşekkür mesajları yayımlanması da çok ilginçti.
İşin daha da ilginç tarafı, bu yüzeysel yaklaşımı savunanların arasında geçmişte Parti Okulu’nda görev yapmış, “Parti Eğitmeni” sıfatı taşıyan isimlerin bile bulunması. (Bunun neden daha da ilginç ve önemli olduğunu yazımın ilerleyen bölümlerinde anlatacağım)
Oysa gündemin gürültüsü arasında gözden kaçırılan ve mutlaka sorulması gereken temel sorular şunlardı:
1. Çerçeve Yasa Teklifi’ne Genel Başkan ve Genel Merkez yönetimi tarafından neden “Evet” denilmiştir?
2. Parti yönetimi bu kararın gerekçesini parti tabanına yeterince anlatmış mıdır? Taban bu gerekçeleri biliyor ve tartışmış mıdır?
3. Hepsinden önemlisi; ısrarla “Hayır” denilmesini savunanlar, karşı çıktıkları Çerçeve Yasa Teklifi’ni gerçekten okumuş mudur?
Teklifin hangi maddesine, hangi hukuki veya siyasi gerekçeyle karşı çıktıklarını biliyorlar mı?
Maddeleri tek tek değerlendirdiler mi?
Teklifin ne getirdiğini ve hangi sonuçları doğurabileceğini tartıştılar mı?
Yoksa ortaya koydukları “Hayır” tavrı, teklifin içeriğine ilişkin somut bir değerlendirmeye mi dayanıyor?
Bence asıl mesele tam da burada.
Bir siyasi parti içerisinde farklı düşünmek, Genel Başkanın kararına katılmamak veya milletvekillerinin farklı oy kullanmasını savunmak elbette en doğal demokratik haktır.
Ancak bir yasa teklifine karşı çıkıyorsanız, öncelikle o teklifin ne getirdiğini bilmeniz gerekir.
Hangi maddesine neden karşı çıktığınızı, hangi düzenlemenin neden yanlış olduğunu ve teklifin hangi sonuçları doğuracağını ortaya koyabilmelisiniz.
Metnini dahi okumadığınız bir yasa teklifine karşı çıkmak ise siyasi bir eleştiriden çok, Yeni Parti’nin ve “Yeni Siyaset” iddiasının ruhuyla bağdaşmayan bir siyasi refleks haline gelir.
İçlerinde bu teklife “yeterince demokratikleşme, yeterince adalet ve eşitliğin tesisine dair unsur bulundurmadığı için Hayır denilmesi gerektiğini” savunan küçük bir azınlığı elbette bunun dışında tutuyorum.
Çünkü onların itirazı teklifin içeriği üzerinden yapılan meşru ve demokratik bir eleştiridir.
Fakat bunun dışında kalan özellikle bazı kişilerin; teklifi incelemek, maddelerini tartışmak ve sonuçlarını değerlendirmek yerine, bunu salt sözüm ona AKP karşıtlığına dayandırarak ya da tamamen milliyetçi ve ırkçı hezeyanlarla; son derece sert, dışlayıcı, hatta yer yer nefret söylemine varan ve bölücü bir siyasal dil kullanarak (kendi Genel Başkanları dahil) “Evet” diyen arkadaşlarına saldırdıklarını görmek doğrusu beni dehşete düşürdü.
Çünkü burada mesele artık yalnızca bir yasaya “Evet” ya da “Hayır” deme meselesini aşmış; bir siyasi partinin kendi tarihine, programına ve siyasal ilkelerine ne kadar sahip çıktığı meselesine dönüşmüştür.
İşte tam da bu nedenle, isteyen istediği tepkiyi göstersin, ben kendi kişisel düşüncemi açıkça söylemekten çekinmiyorum:
Türkiye’de Yeni Parti ve “Yeni Siyaset Anlayışı” eğer böyle bir tabanla, böyle bir anlayışla ve bu nitelikteki kadrolarla temsil edilecekse, hiç olmasın daha iyi.
Evet, bu oldukça sert bir ifade.
Ama bunu özellikle söylüyorum.
Çünkü bir siyasi partinin tabanında, kendi partisinin programını ve geçmişte savunduğu politikaları bilmeyen; tartıştığı bir yasa teklifini okumadan ona karşı çıkan; kendi Genel Başkanının aldığı siyasi tutumu anlamaya veya eleştirmeye çalışmak yerine doğrudan saldırmayı tercih eden ve bunu aşırı milliyetçi, dışlayıcı, ırkçı ve bölücü bir siyasal dille yapan bir anlayışın hâkim olması, benim açımdan “Yeni Siyaset” değildir.
Yeni siyaset; eski ezberlerin, eski reflekslerin ve eski siyasal alışkanlıkların yeni bir tabela altında tekrarlanması değildir.
Yeni siyaset; okumaktır, araştırmaktır, sorgulamaktır, tartışmaktır ve ilkesel durmaktır.
***
Şimdi gelelim Kürt Sorunu ve toplumsal barış konusuna.
Kürt Sorunu’nun demokratik yollarla çözülmesini, terörün sona erdirilmesini ve toplumsal barışın sağlanmasını SHP’den CHP’ye ve nihayet Yeni Parti’ye uzanan sosyal demokrat siyasi gelenek yıllardır savunmuyor mu?
Daha da önemlisi, 1989 yılında SHP tarafından hazırlanan “Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri” başlıklı kapsamlı rapor, bu konunun sosyal demokrat siyasetin gündemine bugün gelmediğinin en somut göstergelerinden biri değil mi?
Üstelik 1989, bu meselelerin bugünkü kadar rahat konuşulamadığı bir dönemdi.
Dolayısıyla Kürt Sorunu’nun varlığını kabul etmek, demokratik çözüm aramak ve toplumsal barışı savunmak, bugün ortaya çıkmış yeni bir siyasi tercih değildir; sosyal demokrat siyasi geleneğin uzun yıllara dayanan politik tartışmalarından biridir.
Nitekim Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel de Çerçeve Yasa Teklifi’ne verilen “Evet” oyunun gerekçesini açıklarken tam olarak bu tarihsel ve siyasal tutarlılığa dikkat çekti ve:
“Yıllardır savunduğumuz bir görüşün sırf Erdoğan karşıtlığı nedeniyle tersini yapmamız doğru değildi.” dedi.
Bence tartışmanın özü de tam olarak burada.
Siyasi partiler, rakiplerinin ne yaptığına göre değil, kendi programlarına, ilkelerine ve siyasal geçmişlerine göre tutum almalıdır.
Ve eğer gerçekten “Yeni Siyaset”ten söz ediyorsak, geçmişte savunduğumuz bir doğruyu bugün kim savunuyor diye terk etmek değil, doğru olduğuna inandığımız için savunmaya devam etmek gerekir.
***
Bir başka önemli konuda şu;
Siyasi partiler, parti programları ve politikaları konusunda öncelikle kendi tabanlarını aydınlatmalı; hatta bunları toplumun diğer kesimlerine taşıyacak ve anlatacak olanlar kendi parti kadroları ve üyeleri olduğu için, en çok da onlara öğretmelidir.
Çünkü parti programını, politikalarını ve siyasal hedeflerini topluma anlatacak olanların başında parti üyeleri ve parti kadroları gelir.
Eğer bir siyasi parti kendi üyelerine neyi, neden savunduğunu anlatamamışsa; bir gün Genel Başkan “Evet” derken taban “Hayır” diye bağırmaya başlar.
Daha da kötüsü, taban kendi partisinin geçmişte savunduğu politikaları bile bilmeden, yalnızca siyasi reflekslerle hareket etmeye başlayabilir.
Demek ki bunu şimdiye kadar eski CHP, Halkçı Parti, SODEP, SHP ve Yeni CHP yeterince yapamamış ya da yapmamış.
Umarım Yeni Parti bu hatayı tekrarlamaz; kendi kadrolarını ve tabanını gerçekten eğitir ve bunu başarır.
Çünkü bir siyasi parti yalnızca seçim kazanmak için örgütlenmez.
Kendi kadrolarını eğitmek, kendi tabanına neyi neden savunduğunu anlatmak ve o tabanı ülkenin meseleleri hakkında bilinçlendirmek de siyasi partilerin temel görevlerinden biridir.
Aksi halde ortaya bugün yaşadığımız tablo çıkar:
Genel Başkan başka, milletvekilleri başka, parti üyeleri başka, sosyal medya örgütlenmesi ise bambaşka şeyler söylemeye başlar.
Oysa siyaset, sadece sandıkta aynı amblemin altında birleşmek değildir.
Siyasi parti olmak, aynı zamanda ortak bir siyasal akla, ortak ilkelere ve ortak bir hedefe sahip olmaktır.
İşte bu nedenle Yeni Parti’nin gerçekten “Yeni” olması gerektiğine inanıyorum.
Yeni siyaset; kimin söylediğine bakarak doğruyu veya yanlışı belirleyen bir siyaset değil, ne söylendiğine bakarak kendi ilkesini ve doğrusunu belirleyen bir siyaset olmalıdır.
Ve her şeyden önemlisi:
Üstü başka, altı başka şeyleri savunan bir parti iktidar olamaz.
Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni siyaset; birbirine ezberler ve öfkeler üzerinden gaz veren bir taban değil;
neye neden “Evet”, neye neden “Hayır” dediğini bilen, kendi partisinin programını okuyan, sorgulayan, tartışan ve gerektiğinde kendi Genel Başkanını bile eleştirebilen bilinçli bir parti tabanıdır.
Yeni Parti’nin iddia ettiği “Yeni Siyaset” ancak ve ancak bu bilinçle inşa edilebilir
