MANSUR YAVAŞ’IN OYU, MANSUR YAVAŞ’IN DEĞİLDİR
Mansur Yavaş’ın Ankara’da aldığı yüksek oy, onun siyasi çizgisine duyulan güvenin veya belediyecilikte yarattığı büyük başarının sonucu gibi gösteriliyor.
Bu değerlendirme gerçeği yansıtmıyor.
Yaklaşık iki–iki buçuk yıldır Ankara’da yaşayan ve kenti gözlemleyen biri olarak açıkça söyleyebilirim: Ankara’da bu kadar yüksek bir oy oranını açıklayabilecek ölçüde ciddi, kapsamlı ve kentin çehresini değiştiren bir belediye hizmeti göremiyorum.
Elbette rutin belediye faaliyetleri yürütülüyor. Sosyal yardımlar yapılıyor, birtakım projeler uygulanıyor, gündelik hizmetler sürdürülüyor. Ancak bir belediye başkanının yolları onarması, suyu akıtması, ulaşımı düzenlemesi ve sosyal yardım yapması olağanüstü bir lütuf değil, zaten görevidir.
Dolayısıyla Mansur Yavaş’ın aldığı yaklaşık iki milyon oyu belediye hizmetlerinin karşılığı olarak göstermek mümkün değildir.
Yavaş 2019’da yüzde 50,93 oy almıştı. 2024’te bu oran yüzde 60,44’e çıktı. Ankaralıların birkaç yıl içinde ülkücüleştiğini veya Mansur Yavaş’ın siyasi düşüncesini benimsediğini herhâlde kimse ileri süremez.
Öyleyse bu oy nereden geldi?
Cevap açıktır:
Halk Mansur Yavaş’a, Mansur Yavaş olduğu için değil; AKP’yi yenebilecek aday olduğu için oy verdi.
Yavaş’a verilen oyların içinde sosyalistin de demokratın da Kürt’ün de Alevi’nin de muhafazakârın da ülkücünün de oyu vardır. Emeklinin, işçinin, memurun, öğrencinin ve AKP’den uzaklaşan seçmenin oyu vardır.
Bu kadar farklı kesimi aynı adayın çevresinde birleştiren şey, Yavaş’ın siyasi düşüncesine duyulan hayranlık değildir.
Ortak payda, AKP’den kurtulma isteğidir.
Seçmenin makbul bulduğu şey Yavaş’ın ülkücü geçmişi, CHP’liliği veya belediyeciliği değildir. Makbul bulunan tek şey, iktidarın karşısında kazanabilecek bir aday olmasıdır.
Bir bakıma denize düşenin yılana sarılmasıdır.
Muhalefetin temel yanılgısı da burada başlıyor.
Halkın AKP’ye duyduğu tepki sayesinde elde ettiği oyu, kendi düşüncelerine verilmiş kalıcı destek sanıyor. Halkın çaresizliğini güven, ödünç verilen oyu siyasal mülkiyet kabul ediyor.
Oysa halk bazen bir siyasetçiyi seçmek için değil, başka bir siyasetçiyi göndermek için oy verir.
Mansur Yavaş’ın oyu da böyle bir oydur.
Bugün Yavaş’ın CHP’den ayrılarak Yeni Parti’ye, İYİ Parti’ye veya AKP’ye geçebileceği yönünde çeşitli söylentiler dolaşıyor. Bu iddialar doğrulanmış değildir ve Yavaş tarafından da reddedilmiştir. Dolayısıyla söylentiyi kesinleşmiş bir gelişme gibi sunmak doğru olmaz.
Fakat böyle bir ihtimali tamamen olanaksız görmek de siyaseti tanımamak olur.
Bu tür siyasetçilerden tutarlılık beklemek, şeytandan sevap beklemek gibidir. Dün MHP’de, bugün CHP’de bulunan biri yarın başka bir partide karşımıza çıkabilir. Çünkü böyleleri açısından belirleyici olan halka verilmiş sözler veya sınıfsal bir tutarlılık değildir.
“Devletin çıkarı” denilerek önlerine konulan egemen sınıf siyasetidir.
Erdoğan yönetimi Türkiye’yi Ortadoğu’da askerî, ekonomik ve siyasal nüfuzu genişleyen, hatırı sayılır bir alt-emperyalist güce dönüştürmeye çalışıyor.
Misak-ı Millî, İslam Kardeşliği, Kızıl Elma, Mavi Vatan ve Turan söylemleri bu siyasetin ideolojik örtüsüdür.
Amaç yalnızca sınırların harita üzerinde büyütülmesi değildir. Irak’tan Suriye’ye, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir alanda sermayeye yeni pazarlar, devlete yeni nüfuz sahaları ve iktidara uluslararası pazarlık gücü kazandırmaktır.
Erdoğan bu projeyi yalnızca AKP ile yürütemeyeceğini biliyor.
Bu nedenle muhalefeti de kendi arkasına dizmek istiyor. Gönüllü geleni yanına alıyor; yanaşmayanı soruşturmalarla, baskılarla ve siyasi kuşatmayla hizaya getirmeye çalışıyor.
Muhalefetin milliyetçi ve devletçi kesimleri de dış politika, askerî harekât ve “devletin bekası” söz konusu olduğunda iktidarla aynı sıraya girmeye zaten yatkındır.
Mansur Yavaş’ın geçmişi ve devletçi-milliyetçi çizgisi düşünüldüğünde, böyle bir projeye bütünüyle yabancı olduğu söylenemez. Kızıl Elma, Turan veya Misak-ı Millî adına yürütülen bölgesel güç siyasetine gönüllü biçimde katılması şaşırtıcı olmaz.
Çünkü bu anlayışta devlet kutsaldır; halkın ihtiyaçları ise ikincildir.
“Devletin bekası” denildiğinde işçinin ekmeği, emeklinin geçimi, gencin geleceği ve halkın özgürlük talebi kolayca gözden çıkarılır. Savaşın ve yayılmacılığın faturası halka kesilirken elde edilen pazarlar, ihaleler ve ekonomik olanaklar egemen sınıflar arasında paylaşılır.
Mansur Yavaş’ın Erdoğan’la yaptığı görüşmenin gündemi gerçekten Ankara’nın belediye projeleri olabilir. Ancak mesele yalnızca bir belediye başkanının merkezi yönetimle görüşmesi değildir.
Asıl mesele, iktidarın muhalefetin devletçi kesimlerini kendi bölgesel siyasetine eklemleme çabasıdır.
Yavaş böyle bir çizgide yer alırsa bu yalnızca kişisel bir parti değişikliği anlamına gelmez. Kendisine AKP’den kurtulmak amacıyla verilen oyları alıp AKP’nin devlet ve yayılma siyasetine taşıması anlamına gelir.
Oysa milyonlarca insan Yavaş’a Misak-ı Millî hayallerinin peşinden gitsin, iktidarın savaş politikalarına destek versin veya Erdoğan yönetiminin ömrünü uzatsın diye oy vermedi.
Yoksulluktan, baskıdan, adaletsizlikten ve tek adam yönetiminden kurtulmak için oy verdi.
Bu nedenle hiçbir siyasetçi, halkın oylarını çeyizine koyup istediği partiye götürebileceğini sanmamalıdır.
Yavaş CHP’de kalabilir.
Yeni Parti’ye gidebilir.
İYİ Parti’ye dönebilir.
AKP’ye yaklaşabilir.
Bunların hiçbiri kendisine verilen oyun gerçek anlamını değiştirmez.
Çünkü o oyların sahibi Mansur Yavaş değildir.
O oylar; hayat pahalılığına, baskıya, adaletsizliğe ve AKP yönetimine itiraz eden halkındır.
Asıl sorun da Yavaş’ın yarın hangi partiye gideceğinden daha büyüktür.
Asıl sorun, halkın neden kendi bağımsız siyasal seçeneğine sahip olmadığıdır.
Bu seçenek kurulmadığı sürece isimler değişecek, partiler bölünecek, yeni adaylar parlatılacak; halk ise kendisine sunulanlar arasından en az kötü olana sarılmak zorunda kalacaktır.
Mansur Yavaş’ın aldığı yüksek oy onun siyasi tapusu değildir.
Belediyeciliğinin ödülü hiç değildir.
O oy, alternatifsiz bırakılmış halkın AKP yönetimine karşı yükselttiği itirazdır.
Salim Diyap
