Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

ÇAYDAN MADENE, AYNI MÜCADELE

  Doğu Karadeniz’de Sınıfı Aramak Süleyman HACIBEKTAŞOĞLU Doğu Karadeniz sanayinin

 

Doğu Karadeniz’de Sınıfı Aramak Süleyman HACIBEKTAŞOĞLU Doğu Karadeniz sanayinin çok gelişmediği, toprağa bağlı yaşamın hâlâ önemli olduğu bir bölge. Ama bu durum bölgede sınıfsal ilişkilerin olmadığı ya da zayıf olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine son yıllarda bölgenin ekonomik yapısındaki değişim, yeni çalışma ve sömürü alanlarını da ortaya çıkarıyor. Şehirleri ekonomik olarak daha önceleri ayakta tutan çay ve fındığın yerini alan ve neredeyse artık ilk sektör olmaya başlayan turizm ve hizmet sektörü giderek büyüyor. Köyler maden şirketlerinin, HES’lerin, taş ocaklarının baskısı altında. Sahil boyunca ve kentlerde yoğun bir inşaat sektörü var. Diğer taraftan çay ve fındık artık eskisi gibi küçük üreticinin geçimini sağlayan, ona ekonomik bir güvence sunan ürünler olmaktan giderek çıkıyor. Küçük üretici kendi toprağında üretim yaparken aynı zamanda fabrikada, inşaatta işçi, HES şantiyesinde şoför, maden şirketinde iş arayan bir emekçi haline geliyor.

Turizmin gelişmesiyle birlikte bu sektörde çalışan çok sayıda genç de düşük ücretlerle, hiçbir güvencesi olmadan, üç-dört aylık sezonluk işlerde çalıştırılıyor. Yani bir taraftan atalarından kalan topraklarda işini, ekmeğini arayan insan var, diğer taraftan suyu, toprağı ve yaşam alanları sermayenin rant alanına çevrilen aynı insan var. Bölgenin bugünkü gerçeği biraz da budur. O zaman bunların hepsine birlikte bakmak gerekiyor, örgütlenmeyi de yalnızca fabrikaya, yalnızca köye ya da üreticiye sıkıştırmamak lazım. Çay ve fındık sadece birer tarım ürünü değildir. Aynı zamanda bölgenin en büyük emek alanlarıdır. Bir tarafta yüz binlerce çay ve fındık üreticisi, diğer tarafta ürünü işleyen fabrikalar ve buralarda çalışan işçiler var.

ÇAYKUR var, özel çay fabrikaları var, fındık tüccarları var. Fındıkta Ferrero gibi uluslararası şirketler var. Bunların yanında yerli ve yabancı Turizmin gelişmesiyle birlikte bu sektörde çalışan çok sayıda genç de düşük ücretlerle, hiçbir güvencesi olmadan, üç-dört aylık sezonluk işlerde çalıştırılıyor. Yani bir taraftan atalarından kalan topraklarda işini, ekmeğini arayan insan var, diğer taraftan suyu, toprağı ve yaşam alanları sermayenin rant alanına çevrilen aynı insan var. Bölgenin bugünkü gerçeği biraz da budur. O zaman bunların hepsine birlikte bakmak gerekiyor, örgütlenmeyi de yalnızca fabrikaya, yalnızca köye ya da üreticiye sıkıştırmamak lazım. artık kendi ürününden geçinememesi bizi aynı yere getiriyor. Üreticiyle işçiyi aynı masaya çağırıyor. Çayın iyi fiyat talebiyle işçinin insanca ücret ve güvenceli çalışma talebi neden birbirinden ayrı olsun? Asıl mesele, bu talepleri nasıl yan yana getireceğimiz. Bence düşünülmesi gereken yer burası. çay ve fındık toplama işçileri, nakliyeciler, aracılar var. Ama asıl sıkıntı bu insanların sorunları çoğu zaman ayrı ayrı konuşuluyor. Üretici yaş çayın ya da fındığın fiyatını konuşuyor. İşçi ücretini konuşuyor. Özel fabrikada çalışan işçi düşük ücreti, güvencesizliği ve sendikasızlığı konuşuyor.

ÇAYKUR işçisi birkaç ay çalışıp yılın geri kalanında ne yapacağını düşünüyor. Çayı ya da fındığı toplayan işçi günlük yevmiyesine bakıyor. Aslında hepsi aynı işin bir ucundan tutuyor. Sorunlar ayrı ayrı görünse de dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor. Çay toplayan işçinin güvencesizliği, özel fabrikada çalışan işçinin sendikasızlığı ve üreticinin ÇAYKUR’un kamusal niteliğinin korunması burada önemlidir. Bütün sorunlarına rağmen ÇAYKUR üretici için özel sektörün karşısında hâlâ bir güvencedir. Mevsimlik işçiliğin sona erdirilmesi, çalışma sürelerinin uzatılması, özel fabrikalarda sendikal örgütlenmenin önünün açılması ve üreticinin emeğinin karşılığını alması aynı mücadelenin talepleri olabilir. Fındıkta da durum çok farklı değil. Üretici her yıl artan gübre, ilaç, bakım, patoz ve işçilik giderleri altında eziliyor. Mevsimlik işçi de aldığı yevmiyeyle geçinemiyor. Sonra üretici “işçi çok para istiyor” diyor, işçi de “bu parayla çalışılmaz” diyor. İkisi de kendi açısından haklı. Ama asıl soru başka yerde.

Üretici kazanamıyor, işçi kazanamıyor. Peki kim kazanıyor sorusunu sormak ve sordurmak gerekiyor. İşte sorunun kapısı bence oradan açılıyor. Fındığı üreticiden alıp dünya pazarına satan büyük tüccarlar, ihracatçılar ve uluslararası şirketler nerede duruyor? Bunu konuşmak gerekiyor. Üreticiyi işçinin, işçiyi üreticinin karşısına koymadan. Aynı durum HES ve maden meselesinde de var. Bugün Doğu Karadeniz’in birçok köyü maden, taş ocağı ve HES projeleriyle karşı karşıya. Artvin’den Rize-İkizdere’ye, Trabzon’dan Giresun’a, Ordu’ya kadar yıllardır bunun kavgası veriliyor. Meseleyi sadece çevre meselesi diye konuşunca işin bir tarafını eksik bırakıyoruz. Çünkü maden şirketi köye geldiğinde yalnızca dağı kazmıyor. İnsanların hayatını da değiştiriyor. Tarım alanını daraltıyor, suyu etkiliyor, insanı toprağından koparıyor. Sonra da aynı insana “gel benim yanımda işçi ol” diyor. İşte sınıf meselesi tam da burada karşımıza çıkıyor.

Toprağını madene karşı savunan köylünün oğlu bazen o madende çalışmak zorunda kalıyor. Deresini HES’e karşı savunan insanın akrabası HES şantiyesinde işçilik yapıyor. Madende çalışan işçiye “işinden vazgeç” diyemeyiz. Ama köylüye de “birkaç kişiye iş veriliyor diye suyundan, toprağından vazgeç” diyemeyiz. Bölgede yaşanan böyle bir paradoks da var. HES işçisi HES’in sahibi değildir. Maden işçisi de dağı kazmaya karar veren kişi değildir. O da geçinmek için emeğini satan insandır. Burada yapılacak en büyük yanlış, madende çalışan işçi Politika POLİTİKA 17 Eylül 2026 ile toprağını savunan köylüyü birbirinin karşısına koymak olur. Çünkü ikisi de karar veren taraf değil. Bence bölgede sınıf mücadelesinin en önemli taraflarından biri de budur.

Bir insan hem üretici hem işçi olabiliyor. Çay üreticisinin çocuğu özel fabrikada çalışıyor. Fındık üreticisinin çocuğu otelde sezonluk işçilik yapıyor. Köylünün oğlu madende çalışıyor. Deresini savunan insan aynı zamanda emekli, işsiz ya da düşük ücretli bir çalışan olabiliyor. Bunları ayrı ayrı ele aldıkça her mücadele kendi içine kapanıyor. Bir yerde HES duruyor, herkes dağılıyor, başka bir yerde maden davası kazanılıyor, mesele bitmiş sayılıyor. Bir madene karşı köylüler ayağa kalkıyor, dava kazanılırsa herkes evine dönüyor. Çay fiyatı açıklanıyor, birkaç gün tepki gösteriliyor, sonra gelecek yıl bekleniyor. Böyle olmamalı. Asıl mesele, mücadele sırasında kurulan o ilişkilerin eylem bitince dağılmaması . Bunun yolu da ilçelerde, mahallelerde ve köylerde insanların doğrudan kendi sorunları üzerinden yan yana geleceği zeminler yaratmaktan geçiyor.

TKPlatform’un temel belgelerinde işyerlerinden köylere, mahallelerden maden ve sanayi bölgelerine kadar uzanan meclis tipi örgütlenmelerden söz ediliyor. Bence bunun Doğu Karadeniz’de karşılığı var. Hem de oldukça açık bir karşılığı var. Çünkü burada sınıfı yalnızca fabrika kapısında ararsak eksik görürüz. Çay bahçesinde üretici, özel çay fabrikasında işçi, otelde sezonluk çalışan genç, madende çalışan köylü, emekli, işsiz, deresini HES’e karşı savunan kadın aynı toplumsal tablonun farklı yerlerinde duruyor. O zaman örgütlenmenin de bu dağınıklığı aşması gerekiyor. Yoksa herkes kendi derdiyle baş başa kalıyor. Köyde başka, fabrikada başka, ilçede başka sorunlar konuşulabilir ama bunların birbirine bağlanacağı ortak zeminler yaratılmadan kalıcı bir güç ortaya çıkmaz. Adına meclis deriz, platform ya da dayanışma ağı deriz, fark etmez. Ama tabelayı asıp insanları çağırmakla olmuyor. İnsan orada kendi sorununu konuşacak, karar verecek ve işe yaradığını görecek.

İnsanların kendi sorununu konuştuğu, karar aldığı ve birlikte hareket ettiği insanların da inanacağı, onlara güven verecek gerçek bir örgütlenme olmalı. Önemli olan orada kimin olduğu ve ne yaptığıdır. Çay üreticisi olacak. Fabrika işçisi olacak. Fındık üreticisi ve mevsimlik işçi olacak. Kadınlar olacak. Gençler ve Kürt halkının demokratik taleplerini yan yana yazmak tek başına sınıf siyaseti yaratmaz. Bunların arasındaki bağı kurmak gerekir. İşçi sınıfının öncülüğü deyince de herkesin onun arkasına dizilmesini anlamıyorum. Bence mesele, ayrı ayrı yürüyen bu kavgaların nerede birleştiğini gösterebilmek.

Köylünün toprağını alan maden şirketiyle işçinin ücretini bastıran patron aynı sermaye düzeninin içindedir. olacak. Emekliler olacak. Maden ya da HES’e karşı mücadele eden köylüler, yaşam alanı savunucuları olacak. Sendikalar, üretici örgütleri, meslek odaları ve bölgede mücadele eden demokratik yapılar da bu zeminin içinde olabilmeli. Ama bunu kurarken de insanlara önce bizim söyleyeceklerimizi dinletmeye çalışmamalıyız. Önce biraz susup dinlememiz gerekiyor. Bu ilçede insan nasıl geçiniyor? Nerede çalışıyor? Ne kadar ücret alıyor? Üretici ürününden ne kazanıyor? Gençler neden göç ediyor? Turizmde çalışan gençlerin sigortası yapılıyor mu? Hangi köyde yeni maden ruhsatı var? Hangi dere HES tehdidi altında? Hangi yaylada taş ocağı açılmak isteniyor? Önce bunları öğrenmek gerekiyor. Bunun için illa büyük toplantılar da gerekmiyor. On kişiyle başlanır. Köy kahvesinde konuşulur. Çay alım yerinde üretici dinlenir. Fabrika çıkışında işçiyle konuşulur. Fındık bahçesinde mevsimlik işçinin yanına gidilir. Turizmde çalışan gençlerle oturulur. İnsanlara uzun teorik konuşmalar yapmanın bir anlamı yok. İnsan zaten yaşadığı sorunu biliyor. Bizim yapacağımız şey, onun derdiyle yani köydekinin, fabrikadaki işçinin, turizmde çalışan gencin derdinin nerede birleştiğini göstermek. Bir de mücadeleyi yalnızca açıklama yapmakla sınırlamamak gerekiyor.

Köyde maden projesi varsa ruhsatına bakılmalı. ÇED toplantısı varsa orada olunmalı. Hukuki süreç takip edilmeli. Gerekirse maddi ve manevi örgütlenmeli. Çünkü bugün en büyük sorunlardan biri de hukuksal mücadelenin ekonomik yönüdür. Pek çok mücadele bu sorun yüzünden kaybedilmiştir. Meslek odaları, avukatlar, bilim insanları bu mücadeleye katılmalı. Halkın kendi köyü, suyu ve toprağı hakkında söz sahibi olması sağlanmalı. Bir şirket geldiğinde halk meseleyi ancak makineler köye girdiğinde öğrenmemeli. Yerel örgütlenmenin işi biraz da budur. Meseleyi önceden takip etmek, bilgi toplamak, köylüyü haberdar etmek ve gerektiğinde birlikte hareket etmek. Aynı şey işçi açısından da geçerli. Bir fabrikada işçi çıkarılıyorsa orada olmak, turizm işçisi ücretini alamıyorsa yanında durmak, ÇAYKUR işçisi çalışma süresi için mücadele ediyorsa onun mücadelesini üreticinin de meselesi haline getirmek gerekiyor.

SOL Parti çevresinde yürütülen birleşik mücadele tartışmasını da tam bu nedenle önemsiyorum. Gelecek Yol’da sözü edilen işçilerin, kadınların, gençlerin, köylülerin ve farklı toplumsal mücadelelerin yan yana gelmesi elbette gerekli. Ama mesele bunları bir çağrıyla aynı meydana toplamak değil, yaşadıkları sorunlar arasındaki bağı aşağıdan kurabilmek. Doğu Karadeniz bunun somut olarak yapılabileceği yerlerden biri. Çay üreticisinin derdiyle ÇAYKUR işçisinin, maden tehdidi altındaki köylüyle o madende çalışan işçinin, turizmde güvencesiz çalışan gençle geçinemeyen emeklinin meselesini birbirine bağlayabilirsek “birleşik mücadele” sözü havada kalmaz. İşte o zaman mesele halkı bir partinin ya da örgütün etrafına dizmek olmaktan çıkar. insanlar kendi gücünü kurmaya başlar. Bence gerçek birlik de orada başlar. Ama burada bir noktayı özellikle açık tutmak gerekiyor. Bütün bunları hangi temelde örgütleyeceğiz. Çay üreticisini, işçiyi, kadını, genci, ekoloji mücadelesini Turizmde güvencesiz çalışan gençle ürününden geçinemeyen üreticinin sorunu birbirinden kopuk değildir.

Komünistlerin işi insanların mücadelesine dışarıdan akıl vermek değil. İnsan zaten derdini biliyor. Asıl mesele, o derdin başka insanların derdiyle nerede birleştiğini göstermek ve kurulan bağın bir eylemlik kalmamasını sağlamak. Sonrası zaten siyasettir. Bence demokratik bir halk hareketi de böyle ortaya çıkabilir. Yukarıdan “bir halk hareketi kuralım” demekle halk hareketi kurulmuyor. İnsanların kendi hayatlarından çıkan mücadeleler birbirine değmeye başladığında böyle bir hareketin zemini oluşuyor. Bugün deresini savunan insan yarın çay üreticisinin yanında olabiliyorsa, çay işçisi maden köylüsünün eylemine gidiyorsa, fındık üreticisi mevsimlik işçinin insanca ücret istemesini destekliyorsa, o zaman başka bir şey oluşmaya başlıyor demektir. Doğu Karadeniz’de ve diğer yerelliklerde mücadele edecek insan yok değil. Tam tersine yıllardır HES’lere karşı direnen köylüler var. Madenlere, taş ocaklarına karşı mücadele eden insanlar var. Çay üreticileri, fındık üreticileri, ÇAYKUR işçileri, özel sektör işçileri, mevsimlik tarım işçileri var. Turizmde üç ay çalışıp dokuz ay iş arayan gençler var. Emekliler var, işsizler var. Sorun bunların birbirine yeterince değmemesi. Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken yer burasıdır. Doğu Karadeniz’de işçi sınıfını yalnızca fabrika önünde ararsak bulamayabiliriz. Ama biraz köye, çay bahçesine, fındık tarlasına, otele, şantiyeye, madene bakarsak sınıf bütün parçalanmışlığıyla karşımızda buluruz. Bugün asıl ihtiyaç, bunları birbirine bağlayacak yolları bulmak. Köydeki kavga fabrikadaki işçiye, çay üreticisinin derdi madene karşı direnen köylüye değmeye başlarsa Doğu Karadeniz’de başka bir siyaset de ortaya çıkabilir. Bence aradığımız halk hareketinin yolu da tam buradan geçiyor.